Bir tişört seçerken çoğumuzun aklına gelen ilk şeyler renk, kesim ve üzerindeki tasarımdır. Oysa bir tişörtün gerçek kalitesini belirleyen, gözle görülmeyen ama tenle her temas ettiğinde hissedilen bir detay vardır: baskı türü.
Piyasada özellikle iki yöntem öne çıkıyor: DTF (Direct to Film) ve DTG (Direct to Garment). İsimleri birbirine benzese de aralarındaki fark, bir tişörtü yıllarca dolabınızda tutmanızla birkaç yıkamada köşesinden çatlayıp atmanız arasındaki farkı yaratıyor. Gelin bu farkı adım adım açalım.
DTF baskıda tasarım önce özel bir filme basılır. Ardından bu film, ısı ve basınç yardımıyla kumaşın üzerine yapıştırılır. Yani ortaya çıkan şey aslında kumaşın içinde değil, kumaşın üzerinde duran ekstra bir katmandır.
Bu katman kumaşın doğal yapısını değiştirir:
Kısacası DTF, kumaşın üstüne "yapıştırılmış" bir kaplamadır. Yeni haliyle göz alıcı görünse de kullandıkça bu kaplamanın ömrü belli olur.

DTG'de ise iş tamamen farklı bir mantıkla ilerler. Boya, filme değil doğrudan kumaşın liflerine işlenir. Yani ortada ayrı bir katman, ayrı bir yapıştırma süreci yoktur; boya ile kumaş adeta tek bir bütün haline gelir.
Bunun sonuçları elle tutulur derecede belirgindir:
Biz de bu yüzden ürünlerimizde DTG tercih ediyoruz. Çünkü bize göre DTG bir üretim yöntemi olmanın ötesinde, gerçek bir baskı sanatı.

Bir tişört aldığınızda aslında sadece bir tasarım satın almıyorsunuz; o tasarımı yıllarca taşıyacak bir ürün satın alıyorsunuz. Baskı türünü bilmeden yapılan bir alışveriş, kısa vadede fark etmese de birkaç ay içinde kendini gösterir: çatlayan desenler, dökülen boyalar, terleten kumaşlar.
Bu yüzden bir sonraki tişört alışverişinizde kendinize şu soruyu sormanızı öneririz: Bu tasarım kumaşın üzerinde mi, yoksa kumaşın içinde mi?